Author Message

The Outlandish Forum Index -> Meclis-i Kelam -> saga çektim ,bekliyorum

kaf_dagli
Posted: Fri Oct 31, 2008 6:15 pm Reply with quote
Golden Member Golden Member
Gender: None specified Joined: 02 Jun 2007 Posts: 1339 Location: istanbul//turkey
aslında ucundan kıyısından ya da tam içinden hepimizin yaşadığı ya da hepimizin yaptığı şeyler.dertleşilecek bir konu olduğunu düşündüğümden kültür sanat'a değil de meclis-i kelama açmayı uygun gordüm.normalde eklediğim yazılardaki ö'leri düzeltmeye dikkat ediyorum bunda yazının uzunluğundan dolayı etmeyecektim ki word'e ogrendiğim bir kısayol sizi de beni de kurtardıSmile
*************

Şizofreni, zihin bolünmesi anlamına gelen bir hastalıktı.

Biyolojik ve genetik faktorlerin yanısıra, ozellikle eğitimde tutarsızlık, verilen çelişkili mesajlar yahut belirsiz, anlamsız, korkutucu olaylar ruhsal dünyada bir parçalanmaya yol açabiliyor, bu da sonunda gerçeklerden tamamen kopmayı ve bir hayal dünyasında yaşamayı netice verebiliyordu.

Bu delikanlı o noktaya gelene dek neler yaşamıştı kim bilir?

"Ben iyiyim doktor abi, ben iyiyim, hiçbir şeyim yok. Sağa çektim, bekliyorum." Boyle demişti Hüseyin, daha odaya ilk girişinde. Onsekiz yaşındaydı. Şizofreni hastasıydı. Gozlerinde hayalet gormüşçesine bir korku ile hiçbir şey gormüyormuş gibi boş bir bakış yer değiştiriyordu. Çocuk gibiydi tavırları.

Büyümeyi reddetmiş, zamanı geri çevirip küçük bir çocuğun o problemsiz, saf dünyasına donmüştü sanki. Artık mücadeleyi bırakmış, dış dünyaya kapılarını kapatmıştı. Kendisine ait bilinmez bir dünyadaydı. Neyi neden yaptığını, ne zaman ne yapacağını kestiremiyordu ailesi. İnsanlardan kaçıyor, bazen kendi kendine bir şeyler konuşup gülüyordu. Ama, gariptir, halinden memnun gorünüyordu. Ve yerli yersiz aynı sozü tekrarlayıp duruyordu: "İyiyim ben, iyiyim. Sağa çektim, bekliyorum."

Şizofreni, zihin bolünmesi anlamına gelen bir hastalıktı. Biyolojik ve genetik faktorlerin yanısıra, ozellikle eğitimde tutarsızlık, verilen çelişkili mesajlar yahut belirsiz, anlamsız, korkutucu olaylar ruhsal dünyada bir parçalanmaya yol açabiliyor, bu da sonunda gerçeklerden tamamen kopmayı ve bir hayal dünyasında yaşamayı netice verebiliyordu. Bu noktaya gelene dek neler yaşamıştı kim bilir?

Çocukluğundan ilk hatırladığı, babasından yediği bir tokattı. Oyundan eve biraz geç gelmiş, evdekiler onu çok merak etmişlerdi. "Geldim işte, sevinin" dercesine masum bir neşeyle yüzüne baktığı babasının ofke dolu bakışları, yediği tokat esnasında gordüğü yıldızlara karışmıştı. Neye sinirlenmişti babası, bilemedi. Çok korktu ve yatağına gidip ağladı.

Babasının "asabi" olduğunu, bazen işten gergin geldiğini, o yüzden ufak şeylere sinirlendiğini, "aslında iyi bir insan" olduğunu zamanla annesinden oğrenmişti. İyi de, kendisinin ne kabahati vardı ki? Hem babası "Sizin için çalışıyorum, ablanın ve senin geleceğiniz için yoruluyorum" demiyor muydu? Bizim için çalışıp yorulduğu ve sinirleri bozulduğu için bizi dovmesi nasıl işti? Bizden intikam mı alıyordu yoksa? Neden ki?

Bazen "aslan oğlum, akıllı oğlum" derdi babası kendisine, bazen de "salak, haylaz!" Ne zaman nasıl tepki alacağını bilemiyor, güvensizlik içini kemiriyordu. Babasına bile güvenemeyecekse, bu dünyada kime güvenebilirdi ki?

Annesi, babasının aksine, çok şefkatliydi. Bir o kadar da evhamlı. Devamlı peşinde dolaşır, "Hasta olacaksın" der, başka şey demezdi. Bu aşırı ilgiden boğulacak gibi oluyordu bazen. Ama seviyordu kendisini ve dovmüyordu ya; yetebilirdi bu. Bu sevgi uğruna bazen kişiliğini feda etmesi gerekiyordu ama, olsundu. Hep sevildiğini bilmek güven vericiydi zira. Ama hayır; maalesef her zaman sevmiyordu annesi onu. Uslu olduğu zamanlarda geçerliydi bu sevgi. Şartlı bir sevgiydi yani. Annesinin hoşlanmadığı bir şey yaptığında "Seni doğuracağıma taş doğursaydım" sozünü sık sık duydu. Bir gün dayanamayıp "Acaba benim gerçek anne babam siz değil misiniz?" sorusunu sorduğunda, annesi ofkeli gozlerle "Saçmalama salak!" diye bağırdı. Bu cevap acaba ne anlama geliyordu?

Bazen annesiyle babası kavga ederlerdi. Daha doğrusu, oyle hissediyordu. İçeriden bağırışlar gelir, yanlarına gidince susarlardı. Bir şey yokmuş gibi davranırlardı. Ama evde birkaç gün sessiz bir gerginlik olurdu. İçini dağlardı bu gergin donemler. Neydi problem, anlayamadı hiç. Neden anlatmazlardı ki? Problem varsa soylesinler, yoksa güzel güzel sohbet etsinlerdi. Boylesi daha mi iyiydi sanki? Suratsız bir çocuk olmuştu artık.

Evlerine bir misafir geldiğinde ise, keyfi biraz yerine gelirdi. Anne baba ne kadar gergin de olsalar misafirin yanında gülümserlerdi çünkü. Yalancıktan da olsa onları oyle mutlu, kibar, konuşkan gormek hoşuna gidiyordu. Hoşuna gidiyordu da, neden biz bize iken boyle davranmıyorlardı ki? Biz komşulardan daha mı değersizdik?

Saflık derecesindeki patavatsızlığı misafirliklerde başına dert oldu. Anne-babasının evde "keltoş" dedikleri komşu evlerine misafir olduğu bir gün ona "keltoş" diye seslenince buz gibi bir hava esmişti. Ablası çimdikledi. Yanlış mı soylemişti adını yoksa? Adı bu değil miydi? Niye oyle diyorlardı o zaman?

Gelen giden arttıkça, çelişkiler de artıyordu. "Yine mi o gıcık tipler geliyor? / Aman efendim ne iyi oldu da geldiniz?" "O Ayten de çok saçmalıyor canım / Haklısın Aytenciğim, ne yaparsın?" "Keşke evde yok deseydin oğlum / İnanın çok ozlemiştik."

Bir kenara çekilmiş, sessizce izliyordu çoğunlukla. Bu karmaşık oyunun kuralı acaba neydi?

İlkokula başlayışını, evdeki sıkıntılardan kaçış olarak, sevinçle karşılamıştı. Ama siyah onlükler, anlamsız kısıtlamalar olmasa daha iyi olurdu. Hele bazen bayat nutuklar atıp bazen de ofkeyle bağıran asık suratlı oğretmenler olmasa çok da güzel olabilirdi. Nutuklarda başka konuşuyorlardı, koridorlarda başka. "Gelecek sizin elinizde / Siz haylazsınız!" "Okuyup büyük adam olacaksınız / Adam olmazsınız siz!" "Bu ülkenin umudu sizlerde / Sizi her gün dovmek lazım!"

İlkokul oğretmeni kopyaya çok kızardı. Bir kez sınavda kopya çeken bir arkadaşını sınıfın ortasında evire çevire dovmüş, hatta bacağını kanatmıştı. Kopya kotüydü, çekmemeliydi. Hiç çekmedi de. Son sınıfta ilkokullar arası bilgi yarışmasına katıldılar. Final yarışmasında oğretmeni yanlarına yanaştı ve "Şoyle bir soru gelecek, cevabı da şu" diye fısıldadı. Duymazdan geldi. Kopya kotü değil miydi? Oğretmen kendilerini deniyordu herhalde. Yarışma sonrasında oğretmen "Beni niye dinlemediniz? Size cevabı soyledim. Ya yarışmayı kaybetseydiniz?" diye bağırınca, kafası iyice karıştı. Bir gün birisi "Bunlar kamera şakasıydı" diyecek diye bekliyordu. Ama ya değilse?

Bir de kafasındaki çelişkileri tutabilseydi! Anlaşılan, onları kendi kendine ve kendince çozmesi gerekecekti. Yapabilirse?

Susmak çok iyiydi aslında. Zaten ilkokulda oğretmenleri hep "Susun! Çok konuşmayın bakayım!" derdi. Ama lisede oğretmenler "Niye aval aval bakıyorsunuz, derse katılın biraz, sizin gibi koyunlar yüzünden bu millet geri kaldı!" deyince, sessiz ve uslu olma konusunda da çelişkide kaldı.

Büyümeseydi keşke. Hep küçük bir çocuk olarak kalsa ne iyi olurdu. Zaten genellikle odasında tek başına oyuncaklarıyla oynamasına, onlarla konuşmasına, annesi "Hâlâ çocuk gibisin" diye tepki gosteriyordu.

Ergenliğe girdiğinde garip şeyler yaşamaya başladı. Oteden beri bildiği bedeninde o güne dek bilmediği şeyler oluyordu. Ama kimseye soramadı. Kimse de, ne olup bittiğini ona doğru düzgün anlatmadı. Ayıp deyip sustular. "Kızların şeyi var mı?" sorusunun cevabını bile arkadaşlarıyla baş başa verip üç ayda oğrenebildi. Yine o donemde oğrendiğini sandığı bir yığın şeyi düzeltmesi yıllarını alacaktı.

Zaten kızlardan yana başı dertteydi hep. Çıktığı bir kız olmadığı için arkadaşları kendisiyle alay ediyorlardı. Üzülüyordu. Neredeyse sırf bu alaylardan kurtulmak için, hoşlandığı bir kızı gozüne kestirdi. Ders aralarında onunla konuşmaya başladı. Hatta ona âşık oldu bile denilebilirdi. Ama bu kez de âşık olmasıyla alay edildi. İnsanlar neden boyleydi ki?

Bir gün teneffüste hoşlandığı kıza "Seni seviyorum" demek geldi içinden. Dedi de. Ama kız ağlamaya başladı. Hatta kendisini oğretmene şikayet etti. Tabii ki, dayak yedi oğretmenden. Çok üzülmüştü. Durumu düzeltmek için kızın yanına gitti, ozür diledi ve "Tamam, seni sevmiyorum" dedi. Ama kız buna da ağladı. Yine şikayet edildi, yine dayak yedi, yine anlayamadı neler olup bittiğini. Şu kızlar da garipti doğrusu.

Okul dışındaki kızlara yoneldi ilgisi. Yaşça büyük, tecrübeli âbilerle gezmeye başladı. Çok şey oğrenebilirdi onlardan. Oğrendi de. Caddelerde gezip, gelen geçen kızlara laf atmaya başladı. "Üf abi, şu kıza bak, çok güzel." "Hakkaten Hüseyin, ne kız bee? Sana bakıyo oğlum, asıl şuna." "Yok abi şu gelene asılayım. Baksana o daha hoş. Değil mi Ali abi?" Değildi maalesef. "Daha hoş?"deyip laf attığı kız, Ali abisinin kız kardeşiydi. Birkaç küfürle paçayı kurtardı. Sahipsiz kızlara asılmak iyiydi, sahipliler ise bacımız olurdu. Ama sahipsiz dediklerimiz de bizim gibi birilerinin ablası yahut kardeşi değil miydi? Acaba şu an ablasına kim nerede laf atıyordu?

İğrendi bu çifte standarttan. Çozemedikçe çozülüyordu.

Çok fazla kızla çıkmak makbuldü arkadaş çevresinde. Popüler bir delikanlının fazla kız arkadaşı olmalıydı. Ama kızların erkeklerle fazla çıkmaları iyi değildi, "kaşar" damgası yerlerdi. Peki o zaman erkekler kiminle çıkacaktı ki? Meselâ kendisinin kız arkadaşlarıyla gezmesi anne babasının hoşuna gitmişti. Ama ablasının bir erkekle çıkması evdekilerin en büyük korkusu idi. Kendisine bir kız telefon edince "aslan oğlum" diyen bakışlar gezinirdi üzerinde. Ama ablasını bir erkek ararsa evde kıyamet kopardı.

"Bu tutarsızlıklar beni deli edecek" diyordu içinden. Sonunu hissetmişti sanki. Kur'ân okumanın ve ondaki emirlere uymanın çok güzel olduğunu oğrenmişti lise yıllarında. Anne babası Kur'ân okumazlardı, ama "Okumak lazım, iyidir" derlerdi. "Okumak lazım, iyidir" derler, ama okumazlardı. Normaldi artık bu çelişkiler; pek üstünde durmadı. O okudu, etkilendi. Namaza başladı. Kızlarla mesafeli olması gerektiğini de oğrenmişti. Kız arkadaşlarıyla samimiyetini azalttı. Bira içmez oldu. TV izlemedi, sohbetlere gitti. Bir gün anne babasını fısır fısır konuşurken gordü. O akşam babası onu karşısına alıp konuşmaya başladı. Bir problem olduğunu anlamıştı. Bir problem olmasa babası onunla konuşmazdı çünkü; ancak bir problem varsa konuşurdu. Sonunda babası dilinin altındaki baklayı çıkardı: "Evladım, aşırı gitme. Namazını da kıl, gereğinde bara, pavyona da git. Kur'ân da oku, kızlarla gezip içki de iç. Dengeli yaşa." "Nerede yazıyor bu denge baba?" diye sordu. Babası sinirlenip "İşte burada yazıyor" dedi ve avucunu gosterip yanağına okkalı bir tokat yapıştırdı. Ağlamıyordu artık. Etkileniyormuş gibi yapmaya çalışıyordu. Ama direnci zayıflamıştı. Kur'ân?ı da, namazı da bıraktı.

Evlerinde televizyon hep açık dururdu. Bazen açık saçık programlar olurdu. Spiker "Şok, Şok! Şu rezilliğe bakın!" diye ekranı inletirken bir yandan da o rezillikler en ayrıntılı biçimde gosterilirdi. Babası da hem onları seyreder, hem de "Tovbe, tovbe! Başımıza taş yağacak; şunların yaptıklarına bakın" derdi. Hüseyin "Baba, başka kanala geçelim" deyince de, "Biraz bakalım canım, meraktan izliyorum zaten, neler olup bitiyor bilmek lazım" diye cevap verirdi. Babasının bakışlarında merak denilemeyecek garip bir pırıltı olurdu oysa. Hüseyin farkındaydı bunun.

Lise son sınıfta siyasetle ilgilenmek ama aşırı gitmemek gerektiğini oğrendi; nasıl olacaksa? Ve haber programlarını izlemeye, gazetelerdeki koşe yazılarını okumaya başladı. Birçok şey oğrendi; ozellikle dış politika konusunda. Batılı olmak lazımdı. Batılılar bizden üstündü. Yok hayır, biz en üstündük. Sadece, biraz geri kalmıştık. Ama en güçlü, en akıllı bizdik. Bu millet adam olmazdı. Biz Batılıları seviyorduk, ama onlar bizi sevmiyordu. Onlar bizi sevmediği için biz de onları sevmiyorduk. Ama onlar gibi olmalıydık yine de. Sevmeliydiler bizi, biz onları sevmesek de.

Hele Yunanlılar bize iyice düşmandılar. Biz de onlardan nefret ederdik. Hep savaşmış, hep yenmiştik onları. Ama aslında kardeştik. Bazen bizden korktukları soylenirdi. Sinirlendiriyordu bu bizi. Bizden neden korkuyorlardı ki? Fazla sinirlenirsek canlarına okurduk onların. Korkmasınlardı bizden.

Araplar ise zaten oldum olası bizi sevmezlerdi. Biz de onları hiç sevmezdik. Ama onlar bizi neden sevmiyordu ki? Biz onları hep sevmiş, hep iyilik yapmış değil miydik? Oysa onlar bize hep kotülük yapmak istiyorlardı. Bizi sevmeleri lazımdı. Ama bizim onları sevmememiz lazımdı.

Zihni iyice dağılmaya başlamıştı. İçine kapanmaya başladı. Odasından çıkmamaya başladı. Hayallerle avundu. Hayallerinde herşey netti, kontrolü altındaydı. En iyisi buydu galiba. Ama annesi neden ona garip garip bakmaya başlamıştı ki?

Askere gitmeden once bir işe girip çalışmak istedi. Birkaç yere başvurdu. Torpilliler yüzünden ilk başvurduğu yere alınmadı. Babası ofkelendi. "Bu torpil yüzünden memleket batacak" dedi. Bir hafta sonra ikinci başvurduğu yer için torpil bulunca sevindiler. Başkası lehine olunca kotüydü torpil. Ama, biz yapınca iyi oluyordu.

İşyerinde bir kıza âşık oldu. Tutunacak bir dal arıyordu bu çalkantılar arasında. Her şey bozulmuştu, o kız tertemizdi. Onunla hayatı sihirli bir değnek değmişçesine değişecekti. O da Hüseyin?i sevecekti mutlaka, hatta seviyordu galiba. Zaten geçen gün işyerinde sudan bir sebepten bağırmıştı ona; tıpkı küçükken annesinin yaptığı gibi. Seviyordu kesin, ama tutucu bir aileden geldiği için bunu pek belli etmiyordu. Ozellikle sessiz, mazbut bir kız oluşundan hoşlanmıştı onun.

Ama yaz gelince son hayal kırıklığını yaşadı. Sevdiği kız bazen kısacık etekler giyiyordu. Otururken de, gorünmesin diye eteğini habire çekiştiriyordu. Niye kısa giyiyordu ki o zaman? Uzun giyse rahat ederdi. Dayanamayıp bunu soyledi bir gün. Kız utançla karışık gülümsedi, ama giyimini değiştirmedi. Sonra bir gün onun yazın plajda bikiniyle dolaşıp erkek arkadaşlarıyla denize girdiğini oğrendi. "Nasıl yani???"

Karşımda oturmuş kendi kendine konuşup gülen bu delikanlı, aslında kendince kurtuluşu seçmişti anlaşılan. Çocukluğundan beri bu hayatı, bu insanları çozememiş, doğru bir pusula, tutarlı bir rehber bulamamış, çifte standartların, yaman çelişkilerin çekiştirmesine daha fazla dayanamamış ve huzuru ancak gerçeği reddederek bulmuştu işte. Bu kuralsız trafik, üstüne gelenler, arkadan sıkıştıranlar, yol isteyenler, küfredenler yüzünden, hayat yolculuğunda sağa çekmişti. Bekliyordu.

"Ben iyiyim artık, hiçbir şeyim yok doktor abi, çok iyiyim ben. Sağa çektim, bekliyorum."




Dr. Yusuf Karaçay

_________________
lanet gelsin nere gitsem polemik
View user's profile Send private message
ottoelmoro
Posted: Thu Nov 06, 2008 9:40 pm Reply with quote
New Member New Member
Gender: Female Joined: 04 May 2008 Posts: 32
sağol canım,
çok güzel ve etkileyici bir paylaşım..

_________________
Blesses is your face, blessed is your name my beloved...
View user's profile Send private message
kaf_dagli
Posted: Thu Nov 06, 2008 10:46 pm Reply with quote
Golden Member Golden Member
Gender: None specified Joined: 02 Jun 2007 Posts: 1339 Location: istanbul//turkey
reca ederim ayrıca tebrik de ederim cevap yazman yazının tamamını okuduğuna delalettir. bu da her yiğidin harcı değildir Smile

_________________
lanet gelsin nere gitsem polemik
View user's profile Send private message
smee
Posted: Sat Nov 08, 2008 2:07 pm Reply with quote
Active Member Active Member
Gender: Female Joined: 19 Aug 2008 Posts: 278 Location: TURKEY
çok teşekkürler kaf gerçekten çok güzel bir yazı yaaa millet niye boyle çelişkili davranıyor kendim de dahil. bu ademoğlunu anlayamıyorum kendimi de Question ooof oooff dertlendim şimdi bak

_________________
I’ve been looking for answers since becoming adult,
not looking for dogma to live like a cult.
I've been looking to live, I've been living to find,
freedom from cages that limit my mind.
View user's profile Send private message

Display posts from previous:  

All times are GMT
Page 1 of 1
Post new topic

Jump to:  

You cannot post new topics in this forum
You cannot reply to topics in this forum
You cannot edit your posts in this forum
You cannot delete your posts in this forum
You cannot vote in polls in this forum
The Outlandish forum team
| Elmoro4Life.com | OLVideo | Outlandish-it |

Powered by phpBB // Elmoro4Life.com © 2007